İstanbul'u İstanbul yapan, insanları

Bundan on yıl önce “koşan adam” olarak tanıdı onu herkes. Birbiri ardına imza attığı başarılı albümleri, kendine özgü sesi, tavizsiz duruşuyla müzikteki ilerleyişine devam etti. Renkli bir Beyoğlu akşamı biraz soluklandı ve 40 yıllık İstanbullu Fergan Mirkelam, İstanbul’u anlattı.
Tüm Türkiye’nin, ana haber bültenlerinde ‘bu adam nereye koşuyor’ anonslarıyla tanıdığı Fergan Mirkelam, on yıldır sürdürdüğü istikrarlı kariyerine toplam dört albüm sığdırdı. 1995 yılında ‘Her Gece’ isimli parçasıyla hızlı bir çıkış sağladı. Şarkılarında yer yer sitem etti, bazen de ‘Kokoreç’te olduğu gibi Türkiye’nin içinde bulunduğu sıcak gelişmelere dokundu. Ama hep özgün, hep samimi ve dahası hep yolundan emin oldu.
1995 yılında, ilk albümünüzün çıkış parçası Her Gece ile ‘koşmaya’ başladınız. Ancak biliyoruz ki bundan önce de söz yazarı ve besteci olarak müzik dünyasının içindeydiniz...
İstanbul, insanı sanatla uğraştıracak bir kent. Ama aynı zamanda da uğraşmanıza da mani oluyor. Yani aşkı yaşatacak ama aynı zamanda da aşkı yaşamanıza engel olacak bir kent.
Çok eski bir kent olmasının vermiş olduğu bir enerji var. Onun uğuru da var, uğursuzluğu da. Kentin üzerinde dolaşan hava ve o havanın oluşturduğu su var. İnsanlar da işte bu hava ve sudan yararlanarak, iş ve aşk hayatlarında bir şeyler yapıyorlar. Manzaraların çok olduğu eski dönemlerde edebiyatta ona göre eserler çıkıyordu. Taşların ve canlıların çok olduğu şimdilerde ise ona göre pop müzik, ona göre başka resimler çıkıyor ortaya.
Kent, insanın işini yapmasında, aşkını yaşamasında çok önemli bir etken. Hep söylediğim bir şey var: Ankara’da yaşadığınız bir aşk ve işle, İstanbul’da yaşadığınız iş ve aşk çok farklı. Özü aynı olsa da başlangıcı ve sonu büyük farklılık gösteriyor. O yüzden kent, bizim içinde yaşadığımız hayatın ta kendisidir.
Ben 1984 yılında İskender Paydaş’la tanıştım. Bu çok önemliydi. Çünkü İskender, bana müzik piyasasını açan önemli bir insan. Başka bir insan açsaydı o kapıyı, bu başka bir şey olacaktı. Çünkü birlikteliğin oluşturduğu şeyler çok farklı. Aynı sevgi gibi; başka bir insanla birlikteyseniz başka bir şey yaşıyorsunuz.
İskender’le tanışmamla birlikte benim için yarı profesyonel bir müzik yaşamı başladı. Müziği profesyonel olarak yapmayı hiç düşünmemiştim. Çünkü gördüğüm şey bu değildi. Babam avukattı ama müzik yapardı, film çekerdi ancak bunları hep hobi olarak yapardı. Ben de 3–5 sene öncesine kadar hep böyle düşündüm.
Popüler müzik yapıyorsunuz ama popüler dünyaya ait bir duruşunuz yok...
Hile yapıyorum. ‘Her Gece’ rock müzikti aslında ama bu şekilde çıksaydım dinlenmezdim. Alaturka hissini verdiğiniz zaman, 1000 yıllık bir tatla başlıyorsunuz servise. Buluşacağınız tabanı ve boyutu ne kadar geniş tutarsanız o kadar çok insanla karşılaşıyorsunuz. Anlayacağınız bu bir tatlı yalan. Bunu beğenilmek için yapıyorum. Ne kadar çok kitle tarafından beğenilirsem egomu o kadar çok beslerim ve o kadar da eser veririm. Sabah uyandığımda “Acaba daha yeni ne bulabilirim?” diye soruyorum kendime. Pervaneyi görüyorum mesela. “Bununla ilgili ne yazabilirim?” diye düşünüyorum.
Sanatın yaşı yok. Mesela Dostoyevski, en önemli romanını yazarken 60 yaşındaydı. Sanatın yaşlanma devreleri de yok. Popüler müzik yapsanız bile o müziği popülerlikten çıkarıp geliştirebilirseniz, popülerlik kavramının içinde bile olsa kaybolmuyor. Yani sadece arabanızın olması yetmiyor, benzininizin de olması lazım. Bir şeyin olması için aynı zamanda popüler olması gerekiyor.
Şarkılarınız çok sevilse de nedense şarkılarınız başkaları tarafından seslendirilmiyor.
Evet, bu benim sesimle ilgili bir şey. Phil Collins ve Prince’le büyüdüm. O nedenle sesim onlara benziyor. Zaten insanlar gençliklerinde hayatın tüm enerjisini, aşkını ve elektriğini alıp daha sonraki yıllarını ona göre yaşıyorlar. Ben hep bu insanları dinledim, örneğin bir Arap müzisyeni hiç dinlemedim. O yüzden şu anda arabesk söyleyemem, söylesem de bir tat vermem.
Ses tonumun da farklı bir özelliği var. Türkiye’de çok az bulunan lirik tenorlardanım. Güçlü değil ama çok özel bir sesim. Yoksa ben şarkıcı değilim. 1995 yılından beri söylediğim şey budur. Ben beste ve söz yazmazsam kimse bana plak yapmaz.
‘Asuman Yap Bir Pansuman’la bir plak şirketine gittiğinizi düşünsenize! “Ne bu!” derler. ‘Her gece en üzülmüşüm’ diyorum; gitarlar çalıyor, rock müzik, davulları açmışız sonuna kadar… “Hemen davulları kıs!” denirdi. Biz o yıllarda davulların sesini açarak farklılaştırmaya çalıştık bazı şeyleri, yani farklı bir şeyler yaptık. Anlayacağınız başarım benim sesimin güzel ya da tipimin iyi olmasından kaynaklanmıyor.
Ne dinliyorsunuz?
Bu aralar bir üretim dönemimde olduğum için pek bir şey dinlemiyorum. Ama benim tedavi şarkılarım vardır. Mesela Toto benim için çok önemli, şarkılarını her zaman dinlerim. Ama gecenin bir vakti, bir şey okuduğumda aklıma gelip internetten bir şeyler de dinliyorum. 40 yıldır müzik dinliyorum. Bazen ara vermek gerekiyor, hele şu dönemde…
Dünyada popüler olan her şeyin durduğu şu dönemde, sadece elektroniğin, hem de komik bir şekilde elektroniğin üzerine gidilen şu dönemde… Yani televizyonlar küçülüyor, büyüyor, genişliyor ve biz bundan bir şey olduğunu zannediyoruz. Bu çok garip bir şey. Biz de o televizyonu almak için para kazanmaya çalışıyoruz. Sanatla ilgili bir şey değil bu. Bu dönemde ne yeni bir roman, ne yeni bir moda ne de müzik var. Ölü bir dönem tüm dünyada ve Türkiye’de.
Bunu aşabileceğimizi düşünmüştüm. Çünkü farklı bir uygarlıktan geliyoruz. Ama bizim için de çok kötü bir dönem. Eskiye geri döndüğümüz için yeninin dışında yer alıyoruz. Türkiye’deki müzik çok çeşitli gibi gözükse de üretim ve yetenek olmadığı için kötü durumdayız.
Her ülkenin kendine özgü yetenekleri vardır. Bizim ülkemizse sanata çok yakın değil, bu nedenle üretilen şeyler de yarım kalıveriyor. Mesela Anadolu Rock hoş bir seda şu anda. Aynı şey benim için de geçerli. Bunların üzerine gidilmesi, devam edilmesi gerekiyor. Yoksa her şeye yeniden başlıyoruz. Bundan 5 yıl sonra Türk müziği yeniden başlayacak.
Hiç imrendiğiniz, keşke onun gibi müzik yapabilsem dediğiniz isimler neler?
Toto, grup olarak çok önemli benim hayatımda, George Michael da öyle. Benim için çok önemli olan müzikleri yapıyorlar. Böyle çok sanatçı var ama aklıma gelmiyor. İşim bu zaten, onları düşünmem gerekiyor. “Ondan farklı veya onunki kadar güzel bir şey yapabilir miyim?” diye kendime sormalıyım.
Doğma büyüme İstanbullusunuz…
İstanbul’un kendine ait bir ruhu var. Ama İstanbul’u İstanbul yapan, üzerinde yaşayan insanlar. Bizler öyle kötü şeyler yapıyoruz ki! Ama İstanbul’un ruhu o kadar büyük, o kadar yüce ki alt edemiyoruz onu. Üzerinde yaşayan insanlar ne kadar kültürlü ve bu kültürü kullanabilen insanlarsa ve ne kadar çoklarsa İstanbul’da o kadar önemli bir hale gelecektir. Estetik değerlerin dünya değerlerinin içinde olduğu bir İstanbul olacaktır.
Her kentin çöküş ve toplanma dönemleri vardır. Ama neyse ki Boğaz var. Boğaz’ın suyunun birçok pisliği alıp götürdüğüne inanıyorum.
İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olması hakkında ne düşünüyorsunuz?
İstanbul’da yaşayan insanların ne yaptığı önemli. Çalışan insanlar başarılı olurlarsa, zekalarıyla milli geliri artıracak hareketler yaparlarsa, o binalar bir değer kazanır. Beyoğlu’nda Beyoğlu’nu oluşturabilecek bir kültür çıkarsa o zaman Beyoğlu bir değer kazanır.
Nişantaşı’nda bulunan kafeler özgünlüğü yakalarsa, özel olabilirlerse bir değer kazanır. Yoksa kafeler her yerde var. Starbucks her yerde aynı; Caddebostan’a girdiğimde de Boston’a gittiğimde de aynı. Kentin içinde yaşayan insanların buluşları neyse, kent ona göre değer kazanıyor.
Bu işi yapmasaydınız, yine İstanbul’da yaşar mıydınız?
25 yaşındayken İstanbul’da yaşamak çok güzel. Ama 40 yaşında bu şehir fazla geliyor. Elbette yaptığınız işle de ilgili.
Behice Özden
Kaynak: In İstanbul 5. sayısı
- Görüntüleme: 4350